Friday, May 15, 2020

AUSTURALYA ve YENİ ZELANDA, MALEZYA


 Sevgili Dostlar.


Avustralya’da ilk ayak bastığımız  Perth’den, ülkenin  2. en büyük kenti Victoria eyaletinin başkenti Melbourne geçmek için akşam yemeğinden sonra hava meydanına  gidildi. Perth anılarını gözden geçirirken buraya gelecek kişilere mutlaka hatırlatılması gereken bir noktayı unuttuğumu gördüm. Gelirken internetten de araştırmış ve elektrik sisteminin İngiliz standartlarına uygun olduğunu öğrenmiş ve ona göre priz adaptörü almıştım. Ama burası ve Yeni Zelanda farklıymış. Buranın elektriği 220 volt ama prizleri eğik delikli 3lü (topraklı ) soketler. İngiliz sitemindeki fişlerin yassı iğneleri birbirine paralel olduğu için bu eğik soketlere girmiyor. Otellerde adaptör her zaman bulunmuyor. Gelirken mutlaka buraya uygun adaptör getirin veya benim gibi yapıp, fişi söküp çıplak kabloları prize sokun. Aksi halde i-phonenunuz iki gün sonra şarjsız kalacaktır.

Perth havalimanında rekabetçi sivil havacılık sisteminin yeni bir uygulamasını daha öğreniyoruz. Rehberimiz Türkiye’den çıkarken uyarmıştı. Bagaj hakkımız  20 kg., sakın aşmayın diye. Biz zaten fazla yük taşımıyoruz diye dert etmedik. Check-in yaparken öğrendik ki tur operatörünün VIRGıN AUSTRALIA’dan aldığı ucuz biletlerde meğer sıfır bagaj kaydı varmış. Tur operatörü, kişi başı 40 dolar ödeyerek sadece bir parça bagajın uçağa verilmesini sağladı. Bu arada teknolojinin sayesinde Türkiye’deki  tur operatörünün  kredi kartı ipad ile Perth’deki gişe görevlisine gösterildi de ödeme yapılabildi.

Melbourne uçuşumuz 3 saat 25 dakika.Tabii ki uçakta her şey, su bile paralı. Bir an için ülke içinde uçtuğumuzu düşünüp  koca bir kıtayı  yarı boyunca geçtiğimizi ihmal ediyoruz. Melbourne gelince  saatlerimizi ayarlamamız gerekiyor.  3 saat ileri alıyoruz. 3.5 saat uçuş aniden 6.5 saat uçmuşa denk geliyor. Gece 10’da bindiğimiz uçaktan  sabah güneş doğarken iniyoruz. Yani Türkiye ile saat farkı 9’a çıkarken , uykusuz bir gece daha geçirmiş oluyoruz.




Melbourne’a  sabah karga kahvaltısını etmeden önce geldiğimiz halde rehberimizin üstün çabası ile normal şartlarda saat 14:00’de açılması gereken oteldeki odalarımıza yerleşip sırtımızı biraz düzeltme fırsatı buluyoruz.



Melbourne, kıtanın güneydoğusunda güney kutbuna bakan kıyısında bizim Marmara denizi kadar büyüklükte, nerdeyse tamamen kapalı denecek kadar korunmalı bir körfezin içinde yer alan 3.7 milyon nüfuslu büyük, modern , organize ve tertemiz bir şehir. Körfezin her tarafı nerdeyse doğal liman gibi olunca denizcilik ve  gemi inşa sanayi gelişmiş. İstanbul’da sefer yapan İDO nun  katamaran gövdeli teknelerin bazılarının burada inşa edildiklerini söylediler. Ama son zamanlarda gemi inşa sanayinde bir çöküntü başlamış.

Ülkenin başkenti olmak için Sydney ile yarışırlarken aradaki Canberra’ya kaptırmışlar başkentliği. 1956’da olimpiyat oyunları burada düzenlenmiş.

Savaş kahramanları anısına burada da çok büyük bir anıt türbe yapılmış. Koskocaman bir parkın içerisinde yer alan anıtta yine Gelibolu savaşlarına katılanlar ilk önce anılıyor. Görevli kişinin ikazı ile binaya girerken şapkalar çıkarılıp saygılı bir şekilde ziyaret tamamlanıyor. Binanın yakınlarında bir LONE PINE (yalnız çam) var. Gelibolu’dan getirilmiş. Özel hikayesi var. 1915 Çanakkale savaşlarına katılan çavuş McDowell’in getirdiği kozalaklardan yetiştirilen çam ağacı 80 yıl sonra 2012 de kurumuş, ancak onun yerine yine Çanakkale’den getirilen çam dikilmiş. Özenle korunuyor. Park son derece güzel ve tertemiz.
Fotoğraf
 













Ancak ayrıca bir köşesinde buraların kaşifi Kaptan James Cook’un evinin benzerinin bulunduğu bir botanik bahçesi daha var. Bahçedeki çiçeklerin renkleri ve güzellikleri kolay anlatılır gibi değil. Sadece şunu söyleyeyim gerisini siz düşünün. Evlenenler nikah kıyafetleri ile resim çektirmek için bu parkın içindeki serayı fotoğraf stüdyosu olarak kullanıyorlar. Çiçekler o kadar büyüleyici.

Melbourne’da bol miktarda Yunan asıllı göçmen varmış ama biz sadece börekçilik yapan, gözleme satan, dönercilikle uğraşan soydaşlarımızı görüyoruz. Fırsat bulup konuştuklarımız yaklaşık 30 yıldır burada olduklarını ancak hala alışamadıklarını söylüyorlar. Oysa Melbourne’da hayat kolay gibi görünüyor. Şehirde belediye otobüsleri yanında tramvaylar var. Ayrıca daha uzun mesafeli taşra mahallelerine işleyen trenler var. Şehrin merkezi bölgesinde ring seferi yapan yaklaşık 10-15 duraklı bir tramvay hattı var. Bu hatta eski model vagonlar çalıştırılıyor. Her iki yönde de tur yapan bu nostaljik hat turistlere bedava. Akşamları ise bu hatta restorana çevrilmiş nostaljik vagonlar turistlere yemekli sefer yapıyorlarmış. Şehrin merkezinde BURKE Street yayalaştırılmış bir bölge. Bir ucunda eyalet parlamento binası, diğer ucunda istasyon binası yer alıyor. Tahminen 1 km. uzunluktaki bu yaya  bölgesinde her türlü dükkan var. Caddenin arka tarafında ise Çin mahallesi yer alıyor. Sokağın başındaki kırmızı üzerine sarı yaldızlarla yazılmış Çince ve İngilizce sözler ve dükkanların önlerine asılmış irili ufaklı kırmızı kağıttan yapılmış fenerler mahalleye gelen müşterileri karşılıyor. Burası Çince gibi karışık, düzensiz, oldukça pis ama çok renkli.Sadece yaya bölgeleri tertemiz ve çok düzenli.

Kaldırıma park etmiş bekleyen Paramedic Ambulans lar göze çarpıyor. İnsanın aklına gelen ilk soru acaba bu kadar sakin, temiz ve emniyetli görünen burada, bu kadar hayati tehlike yaratan ne var da bu ambulanslar acil ilk yardım için bekletiliyorlar. Anlaşılan insan hayatına ve sağlığına verilen önem biraz abartılı da olsa ön planda yer alıyor.
    
Ana istasyon binasının da İngiliz hükümeti tarafından dominyonlarına yapılmak üzere aynı anda planlandığı ancak, bir karışıklık sonucu, Hindistan’da Delhi’ye yapılacak olanın Melbourne’a yapılmış olduğuna dair bir rivayet var. Büyük bina buraya, küçük proje Delhi’ye yapılmış. Hintliler çok kızıyormuş. Melbourne’a Cuma sabahı inmiştik. Pazar günü F1 yarışları varmış. Gezdiğimiz Taksim meydanı benzeri Federation Square de, AVM girişlerinde, şehrin ortasından akan Yarn nehrinin  kenarlarındaki parklara, F1 yarışmacı  takımlarının stantları kurulmuş. Ferrari’nin, Mercedes’in markalı ürünleri satılıyor. Ama fiyatlar astronomik, bakıp geçiyoruz.

Melbourne’da ilk gecemizi bilmeden girdiğimiz kumarhanede karşılıyoruz. Yarn nehrinin kenarında Crown Otelinin altında bir kumarhane var. O kadar büyük ki içinde dolaşırken yorulduk.
Las Vegas’taki kumarhaneleri andırıyor. Her yerde tek kollu canavarlar ışıklı gösterilerini yapıyor. Çift kollu güzel hanım veya yakışıklı bey krupiyeler insanların kazanma duygularını sömürüyorlar. Bir tarafta en pahalı deniz ürünleri yenirken diğer tarafta en nadide içkiler tüketiliyor. Biz kendimize hakim olup kumara bulaşmadan dolaşırken tek kollu makineler arasına asılmış uyarı  yazıları dikkatimizi çekiyor.
“ Zararla karşılaşırsanız arkasından GİTMEYİN.”
“ Hırsınıza HAKİM olun .”
“ Kendi sınırlarınızı bilin. ZORLAMAYIN”
“Hiç unutmayın . Her zaman SONUNDA MAKİNE KAZANIR.”   
Anlıyoruz ki bunlar yasal uyarılar.
  
Artık Avustralya’nın ŞARTLI yaşam tarzına alışma zamanı geliyor anlaşılan. Her şey kuralına göre yapılmalı. Ülkede içki ruhsatlı yerlerde satılabiliyor. İzin alınmış yerlerde içilebiliyor. Caddelerin bazen sokakların isim tabelaları yanına ALCOHOL FREE bölge işaretleri konmuş. Bu bölgelerde alkol tüketimi yapılamıyor. Alkol içilebilecek yerler kesin kez belirlenmiş. Örneğin bizim otelimizin altındaki kahvaltı salonu akşam lisanslı bir bar olarak hizmet veriyor. İki veya üç masa da yol hizasındaki bahçede yer alıyor. Ancak bahçeden yola çıkılan eşik üzerine konan tabela ile o noktadan sonra alkol içilmesinin yasak olduğu belirtiliyor. Az alkollü içecekler de buna dahil. Yarn nehrinin kenarında F1 yarışları için kurulan festival alanında açık havada alkollü ve alkolsüz içecekler bir arada satılıyordu. Bizde birer cider alıp nehrin kenarındaki parkta çimlere oturup yürümekten şişen ayaklarımızı uzatarak içmek istedik. Anında polisler kapıdan çevirdiler ve elimizde bardaklarla dışarı çıkmamıza izin vermediler. Sigara içmek keza yasak. Çocuk parklarında, oyun sahalarına 5 metreden yakın alanlarda sigara yasak. Otel odalarında tümden yasak. Hatta otel odalarının kapılarına asılan yazılarda mealen şöyle deniliyor. “Odada sigara içildiğine dair bir duman veya koku hissedilirse, yangın var diye algılanıp gereken müdahale yapılacaktır”.




Philip Island
Öğleden sonra yaklaşık 120 km uzaklıktaki Philips Island a gidildi.
Burası deniz kıyısında çok tatlı bir plajı olan sayfiye şehri. Adı üzerinde bir ada ama köprüyle geçildiği fark edilemiyor.
Adada eski model arabalar için bir yarış düzenlenmiş. Şehirde F1 yarışı, sayfiyede Nostaljik araba yarışı yapılıyor yani. Her yer ana baba günü. Günlerden Cumartesi üstelik . Öğleden sonra saat 15 de tüm dükkanlar kapandı.  Turistik bir bölgede bu kadar aktivite varken yiyecek satanlar dahil, tüm dükkanların kapanmasını hayretle karşıladık. Bizde olsa sabaha kadar açık olacağını bildiğimiz yerler kapalı. Anlaşıldı ki KURALLAR böyle. Hafta sonlarında 5 saatten fazla çalışılamazmış. Aksi halde vergiler ve sigorta primleri altından kalkılamayacak kadar yükseliyormuş.

PINGUINS’ PARADE

Buraya geliş amacımız akşam Penguenlerin geçişini seyretmek. Güney kutbunun bir hayvanı olan penguenlerin bir cinsi buralarda mekan tutmuş. Yuvalarını Philips adası kıyılarında bir bölgeye yapmış. Önce yuvaların olduğu bilinen bölgelerde otobüsle dolaşılıyor. Yolda bizdeki köpek ölülerinden çok Walabi leşine rastlanıyor. Walabiler bir kanguru türü. Köpek büyüklüğünde tarlalarda otlanan bir cins küçük kanguru. Ancak otomobillerden kaçamayıp telef oluyorlar. Çiftçiler için zararlı hayvan niteliğindeler.
Aynı yollarda Cape de Verde kazlarına da rastlıyoruz. Onlar da doğal yaşamlarını sürdürüyorlar ama kaz ölüsüne rastlanmıyor. Acaba onlar kaz kafalı da ondan mı diye düşünmeden edemiyor insan !.

Penguen gösterisi için dar bir plajın dibinden başlayan oldukça dik yamaçlı bir kıyı şeridi seçilmiş. Dik yamaç doğal bir tribün olarak düzenlenmiş. Show, penguenlerin akşam hava karardıktan sonra sürüler halinde denizden çıkıp, plajdaki kumları geçip, dik yamaçtan yukarı tırmanıp, yuvalarında bekleyen yavrularına ulaşmalarına kadarki süreci, izlemekten ibaret.

Parka girişteki alan sanki Kennedy uzay üssüne girilmiş gibi düzenlenmiş. Işıklı tabelalarda Penguenlerin önceki gece kaçta geldikleri gösteriliyor. Bu gece gelecekleri tahmin edilen saate kadar geri sayım başlatılmış. Işıklı tabelalardaki azalan saniyeler heyecanı artırıyor. Özellikle sessizliğe önem verilmesi ikaz ediliyor.

Tahminen yarısından fazlası çocuk, 10 bin kişi tribünlerdeki yerini alıp gittikçe kararan ve serinleyen gecede beklemeye başladı. Bekle bekle gelen yok. Sabrımızın zorlandığı bekleme sonrasında bizim görebildiğimiz 20 kadar penguen dışında denizden çıkan olmadı. Hevesimiz kursağımızda kaldı. Fiyasko için yapılan açıklamada,  tüy değiştirme dönemine rastlayan böyle günlerde penguenlerin çoğunun sabah fırtına nedeni ile denize açılmayıp yuvalarında kalmış olduğu belirtildi. Aslında doğal yaşantılarını kişi başına 22 dolara bilet satarak  SHOWa dönüştüren zihniyete Penguenlerin küçük bir protestosu olarak da bakılabilir.  

Su pınarları.

Ertesi sabah şehirde alış veriş zamanı verildi, ama o da fiyasko çünkü fiyatlar abes. Kendimizi çok methedilen botanik bahçelerine vuruyoruz. Bahçeler nehir kenarından yürüyerek ulaşılabilecek bir yer gibi göründü ama hava sıcaklığının 35 derece olduğu ve festival nedeni ile trafiğin kapatılan ve insanların dolup taştığı yollarda yürümekten bitap düştük. Queen Victoria Royal Botanik Gardens’da ulu ağaçlar ve yemyeşil çimenler çok etkileyici ama her tarafını dolaşmaya ne vaktimiz ne mecalimiz yetti.


İyi ki iklim şartları yanında ekonomik şartları da dikkate alan belediyeler oldukça sık aralıklarla insanların içmeleri için su pınarları koymuşlar. Bu pınarlar olmasa insanlar, benzinden pahalı suya para yetiştiremezler.

Belediyenin düzenlediği ilginç işlerden biri de kiralık bisikletler. Şehrin birçok bölgesinde belediyenin çok alımlı mavi renkli bisikletlerinin bulunduğu yerler düzenlenmiş. İhtiyacı olan ve tabi binmesini bilenler otomata para atıp bisiklete binip gidiyor ve gittiği yerdeki yine benzer bisiklet durağına bırakıp işine devam ediyor. İmrendim ancak bunun bizde düzenlenmesi için ne yapılabileceğini düşündüğümde, önce Ankara’nın dümdüz edilmesi gerektiği gibi bir sonuca ulaştım. 


YARN VADİSİ.  
Modern ve lüks şehir hayatının yanında taşradaki yaşamı da öğrenmek amacıyla yapılan gezide Yarn nehrinin adını verdiği vadide bir tur yapıldı. Özellikle dünya şarapçılığında söz sahibi olmayı hedefleyen bu bölgede üzüm bağları son derece düzenli. Mevsim itibari ile birkaç hafta sonra bağbozumunun yapılacağı asmalar, kuşların talanından korunmak üzere bembeyaz ağlarla kaplanmış bekliyor. Şaraphanelere ziyaret ve ürünlerden tatmak hem paralı, hem de ancak randevu ile mümkün olabiliyor. Meyve bahçeleri de aynen bağlar gibi çok özenli ve düzenli. 



Vadide ayrıca bira fabrikaları var. Bunlardan biri White Rabbit Fabrikası. Ziyaretçilere bira imalatı gösteriliyor. Fast food yanında Ale birası servisi de yapılıyor.

Gün batmadan Melbourne havaalanının yolu tutuluyor.
Hedef Tasmanya. Havaalanında yan yana duran iki dev uçak gözümüze çarpıyor. Biri B747 diğeri A380. A380 rakibini alt etmiş gibi duruyor. Boyutlarlı itibariyle akla ziyan veren, yerinden kıpırdaması şüpheli görülen, Emirates in A380 i birkaç dakika sonra  kuş gibi uçtu gitti.  

Biz de Tasmanya’ya uçacağız.


    Albümümüz burada...

No comments:

Post a Comment